“20. yüzyıl nasıl fiziğin altın çağı olduysa 21. yüzyıl da biyolojinin altın çağı olacak” sözü giderek daha fazla doğruluk kazanıyor. Gerek bütçe büyüklüğü, gerek işgücü, gerekse yapılan buluşlar açısından bakıldığında, biyoloji artık fizikten çok daha büyük bir alan. Ekonomik sonuçları, etik uygulamaları ve insanlık refahına etkisi açısından bakıldığında ise çok daha önemli.

biyoteknoloji Biyoteknolojinin çalışma alanlarıTüm bu veriler ilginç bir soruyu da beraberinde getiriyor. Bilgisayarlar, GPS’ler, dijital kameralar ile günlük yaşamın içine derinlemesine dalarak zaferden zafere koşan teknoloji, yakın bir gelecekte fiziksel teknolojiden biyoteknolojiye doğru uzanarak yaşamlarımızın içinde de var olacak mı?

ABD’DE EN FAZLA 18 BİLGİSAYAR OLACAKTI

Ünlü fizikçi ve gelecek bilimcisi (futurist) Freeman Dyson, New Scientist dergisindeki makalesinde “Hiç kuşkunuz olmasın” diyor. Dyson’a göre, bilgisayarlar son 50 yılda nasıl hayatımızı etkilediyse, gelecek 50 yılda da biyoteknoloji yaşamlarımızdaki egemenlik tahtına kurulacak.

Geçen ekim ayında California Üniversitesi’nde düzenlenen “Gelecek Vizyonları ve Yeni Buluşlar” sempozyumunda bir sunum yapan Dyson, ileri sürdüğü fikirlerle büyük ilgi toplamıştı.

John von Neumann, 1940 ve 50’lerde Princeton Üniversitesi’nde İleri Araştırmalar Merkezi’nde ilk elektronik bilgisayarı tasarlayıp oluşturmaya başladığında kendisinin de yanında olduğunu belirten Dyson, “Neumann, bilgisayara esneklik ve açılım getiren ilk yazılımı icat ettiğinde bu aletlerin ileride cebe sığacak kadar küçülebileceğini asla aklına bile getirmemişti. Büyük araştırma laboratuarları ve büyük sanayilerde kullanılacak merkezi bir bilgisayarı planlamıştı. Bir söylentiye göre hükümetten bir yetkilinin Neumann’a yönelttiği, gelecekte ABD’nin kaç bilgisayara gereksinimi olur, sorusunu bile, 18 diye yanıtlamış” diyor.

DOST KULLANIMI BENİMSENMELİ

Dyson’a göre, o dönemde tıpkı bilgisayarların günlük yaşamın içine bu kadar gireceği düşünülmediği gibi, bugün de biyoteknolojinin yakın gelecekte de yaşamlarla bütünleşeceği tahmin edilmiyor.

Bugüne kadar genetik mühendisliği dendiğinde insanların aklına daha çok Monsonto ve benzeri şirketlerin yapmış olduğu gibi genetik değişime uğratılmış ürünlerin piyasaya sokulması geliyor ve insanlar bundan rahatsızlık duyuyor.

Ancak Dyson, biyoteknolojinin geleceğinin çok parlak olduğuna inanıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu konuda ilk adım geçenlerde atıldı ve genetik değişime uğratılmış akvaryum balıkları göz alıcı parlak renkleri ile pet shop’larda piyasaya sürüldü. Çünkü biyotoknolojinin evcilleşebilmesi için öncelikle dost kullanımın benimsenmesi gerekiyor. Bir diğer adım da, Philadelphia’da dünyanın en büyük çiçek şovunda atıldı. Burada genetik değişime uğratılmış rengarenk orkide ve güller, alıcıları bekliyordu. San Diego’da bir başka fuarda ise yine genetik değişime uğratılmış yılan ve kertenkeleler ile karşılaştık. Bu işlerle uğraşan binlerce insan yeni gelişmeleri hayretle izledi.”

SON HALKA BİYOTEK OYUNLAR

Dyson’a göre, biyoteknolojinin evcilleştirilmesinde son halka, biyotek oyunlar. Tıpkı daha anaokulu döneminden başlayarak çocuklar için dizayn edilen bilgisayar oyunları gibi. Ancak çocuklar, bilgisayar ekranında oynamak yerine gerçek yumurta ve tohumlarla oynayacaklar… Yetiştirdiği tohumdan en dikenli kaktüsü ya da yumurtasından en sevimli dinozor yavrusunu çıkartan çocuk kazanan olacak.

Eğer biyoteknolojinin evcilleştirilmesi geleceğin dalgalarından biri ise 5 önemli soru da yanıtlanmayı bekliyor:

1) Durdurulabilir mi?

2) Durdurulmalı mı?

3) Eğer durdurmak imkansızsa ya da istenmiyorsa, yapılacak sınırlamalar ne olmalı?

4) Bu sınırlamalar hangi kriterlere göre kararlaştırılmalı?

5) Bu sınırlamaların ulusal ve uluslararası arenada uygulanması için ne yapılmalı?

Evet, biyoteknolojinin günlük yaşamın içine girmesi bitkiler ve hayvanlarla başlayacak ama hızla madenlere ve fabrikalara, laboratuvarlara, süpermarketlere kadar yayılacak. Günlük yaşamda kullandığımız birçok eşya ve araç, ister yatak, kanepe olsun ister evler, yollar; artık üretilmek yerine yetiştirilecek. Tıpkı günümüzün çocuklarının bilgisayar dilinden anladığı gibi, geleceğin yeni yetmeleri de genom lisanına öyle bir hakim olacaklar ki, ister eğlence isterse kar amaçlı olsun yeni ürünleri tasarlayıp, yaratacaklar.

BÜYÜK BİR HIZLA DARWIN SONRASI DÖNEME İLERLİYORUZ

Ne yazık ki, biyoteknolojinin egemenliğinin yeni bilimsel devrimlere yol açacağını söyleyemeyeceğim. Düşünebildiğim, olabilecek en kötü şey araştırmacıların ölümün çaresini bulmaları olacak. Yaşlı ölümsüzlerin dünyasında gençlere yaşam alanı kalmayacak. Her neslin normal şartlarda yerini bir sonrakine terk etmesi faslı sona erecek ve bilimde ilerlemeler duracak. Belki bu durumda en umut verici çıkış yolu, Mars’ın ya da Jüpiter ve Satürn’ün uydularındaki yaşam koşullarına adapte olabilecek yeni mikropların, bitki ve hayvanların tasarlanıp yetiştirilmesi. Güneş ışığının çok az olduğu koşullara adapte edilebilen yeni ekolojiler, canlılar için yeni mekanların oluşturulmasına yardımcı olabilir. Örneğin kendi kendine sera gazı etkisi oluşturduğu koşullar içinde büyüyen bitkiler, soluk alınıp verilebilir bir havayı yaratabilirler, böylece uzayda yeni dünyaların yüzeyini ısıtabilirler. Bir diğer deyişle, insan yerleşimine uygun koşullar yaratılabilir belki de… Özetle, büyük bir hızla Darwin sonrası döneme doğru ilerliyoruz hepimiz…

BİYOTEKNOLOJİNİN EVRİMİ

1859 Charles Darwin, evrimi doğal seleksiyon yoluyla açıkladı.

1866 Gregor Mendel’in bezelyeler üzerinde yaptığı çalışma ile modern genetiğin ilk adımları atıldı.

1882 Hayvanlardaki kromozomlar keşfedildi.

1902 Kromozomların kalıtımsal bilgiler içerdiği anlaşıldı.

1905 Cinsiyet kromozomları keşfedildi.

1926 X ışınlarının genetik mutasyon üzerinde etkili olduğu anlaşıldı.

1944 Genetikçiler, DNA’nın bakteride de kalıtsal olduğunu kanıtladılar.

1953 James Watson ve Francis Crick, DNA’daki çift sarmalı buldu.

1973 Genetik mühendisliği, bir branş olarak tescil oldu.

1978 Genetik değişime uğratılmış bakteriden insülin hormonu üretildi.

1986 Araştırmacılar birkaç saat içinde milyonlarca DNA kopyası üretmeye başladılar.

1990 İnsan genomu projesi başladı. Gen terapisinde ilk kez başarıya ulaşıldı.

1994 Genetik değişime uğratılmış domatesler, ABD’de satılmaya başladı.

2000 İnsan genomu haritası çıkarıldı.

2003 Genetik değişime uğratılmış ilk akvaryum balıkları satışa sunuldu.

Gelecekte Bahçe ve evcil hayvan yetiştiricileri yeni çeşitler yaratmak için genetik mühendisliğinden yararlanacak. Çocuklar için biyoteknoloji oyunları piyasaya sürülecek. Mars’ta yaşam koşullarını oluşturabilecek kapasitede yeni bitki ve canlılar yaratılacak.

Biyolojik silah ve terörizm tehlikesi

Türk medyası hemen, hemen bütün dikkatini Türkiye’nin AB üyeliği, Kıbrıs meselesi ve Irak’a karşı yapılacak askeri harekâtın Türkiye’nin ekonomisine getireceği yüke çevirirken, günümüzde ve özellikle bölgemizde gündeme gelen biyolojik silah tehdidine nerede ise hiç ilgi göstermemektedir.
Oysa, ABD birkaç yıldan beri bu konuda gerekli hazırlıkları yapmakta son zamanlarda günümüzde “Bioterrorism”in oluşturduğu tehlikenin farkına varan birçok ülke, telaşa kapılarak, bu konuda gerekli güvenlik tedbirlerini almakta adeta birbirleri ile yarışmaktadır.
11 Eylül 2001 Günü ABD’ye yapılan terörist saldırıdan sadece 6 gün önce, Senato’da konuşan Deleware Senatörü Joseph Biden, ABD’ye yapılacak biyolojik saldırı tehdidinin füze tehdidini gölgede çoktan bıraktığını söylemiş, nitekim bu konuşmadan kısa bir süre sonra ABD’de bazı politikacılar ile gazetecilere yollanan mektuplara yerleştirilmiş şir-i pençe virüsleri beş kişinin ölümüne yol açarken, o ortamda bulunan binlerce kişiye yüksek miktarda antibiyotik tedavisi uygulanarak, oluşturulmak istenilen salgın önlenmiştir.
Diğer taraftan, 1995 Yılında Aum Shinrikyo adlı bir Japon tarikatının Tokyo metrosuna Sarin sinir gazını fışkırtarak, terörist bir eylemde bulunduğunu hatırlıyoruz. Doğrusu istenirse, biyolojik silahların arzettiği tehlike çok eskiden anlaşılmış, daha 14. Yüzyılda kuşatılmış şehirleri teslim almak için bunların içine vebadan ölmüş insan cesetleri fırlatılarak, bu şehirler içeriden çökertilmiştir.
Bunun gibi, büyük askerî güçlerin 20. Yüzyılda, biyolojik silahlar ürettiklerini ve fakat bu silahları “Askeri” değerini tam hesaplayamadıkları ve özellikle bu tür silahlara karşı dünyada duyulan nefret duygularını üzerlerine çekmekten, çekindikleri için, bu silahları biribirlerine karşı kullanmadıklarını biliyoruz. Bunun sonucu olarak, biyolojik silahların kullanılması, 1925 Tarihli Cenevre Protokolü ile yasaklanmış ve 1975’te Biyolojik Silahlar Sözleşmesi imzalanmıştır. ABD biyolojik silahlar üzerindeki çalışmaları durdururken, 17 ülke bu alandaki kapasitelerini koruyarak devam ettirmişlerdir. Bu ülkeler arasında Küba, İran, Irak, Libya, Kuzey Kore, Sudan ve Suriye gibi ABD’nin listesinde terörizmi destekleyen devletler olarak bilinen 7 ülkenin yer alması endişeleri arttırmaktadır.
Nitekim, Birleşmiş Milletler Silah Denetçilerinin 1998’de Irak’tan kapıdışarı edilmeden önce binlerce litre tutarında Şir-i pençe ve diğer virüsleri içeren malzemeyi tahrip ettikleri bildirilmektedir. Biyolojik silahlar arasında özellikle çiçek hastalığı virüsünün önem taşıdığı, bunun da nedeninin, çiçek hastalığının 1979’dan bu yana bütün dünyada tamamen kökünün kazınmasından dolayı aşılama kampanyaları yıllardan beri durdurulduğu için, insanların çiçek virüsüne karşı tamamen savunmasız hale geldiklerinden kaynaklandığı bildirilmektedir. Bu nedenle, ABD’den başlayarak, Avustralya, İsrail, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya ve diğer birçok ülke, bir taraftan çiçek aşısı stoku yapmakta, diğer taraftan vatandaşlarını kademeli olarak aşılama planları hazırlamaktadır.
Fakat, biyolojik silahlar çiçek virüsünden ibaret olmayıp bunlar arasında şir-i pençe, veba, kolera, sarı humma ve ensefadit olarak bilinen beyin iltihabı gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıklara yol açan virüs ve bakteriler yer almaktadır. Dileğimiz memleketimizdeki ilgili kurumların da “Biyolojik Terör”e karşı bütün tedbirleri zamanında alarak yürürlüğe sokmasıdır.